Avrupa ülkeleri, futbol organizasyonlarını artık finansal yapılarına uygun biçimde hareket eden bir sistem üzerine kurmaya çalışıyor. Bizde olduğu gibi kontrolsüz biçimde büyüyen bir borç sarmalının içine girmenin ve kriz ortamında kalmanın bedelini birçok Avrupa kulübünün nasıl ödediği biliniyor. Dolayısıyla, böyle bir sürece girmenin nelere mal olacağını oldukça iyi biliyorlar.
İşte Portekiz futbolu…
Yetiştirici ve yarışmacı prensipler bütünü içerisinde hareket eden Porto, Benfica ve Sporting; hem gelir yaratacak bir scout sistemine bağlı kalıyor hem Avrupa kupalarında varlık göstererek puan üzerinden gelir elde ediyor hem de yetiştirdikleri futbolcuları yüksek bonservis bedelleri karşılığında satıyorlar. Bunun yanı sıra, ülkelerine özgü bir oyun sistemine ve taktiksel bütünlüğe sahipler. Oyunu, bizde olduğu gibi, yalnızca oyuncu yetenekleri üzerinden kurgulamıyorlar; oyuncunun gelişimine katkı sağlayacak ve kapasitesini artıracak bir taktiksel bütünlük uyguluyorlar.
Sporting bu sene Qenda’yı Chelsea’ye 50 milyon avroya, Hyulmand’ı A Madrid’e 40 milyon avroya, Diomande’yi Nottingham’a 40 milyon avroya, Trincao’yu Al Ahli’ye 39,35 milyon avroya ve Santos’u 16,5 milyon avroya sattı. Diğer giden oyuncularla birlikte toplam 200,85 milyon avroluk satış gerçekleştirdiler. Zalazar, Ba, Daumbia, Altimira ve Irankunda’nın da aralarında bulunduğu oyuncular için toplam 123,28 milyon avro harcadılar ve 77,57 milyon avro kâr elde ettiler.
Takımın yaş ortalaması 23,6’ya düştü. Üstelik bu kadar büyük bir değişikliğe rağmen, sözde oturmuş bir kadroya sahip Galatasaray’ı 3-1 yendiler. Galatasaray bu yıl da 73,07 milyon avro açık verdi. Galatasaray’ın takım değeri 411,6 milyon avro iken Sporting’in takım değeri 378,7 milyon avro.
Çarşamba günü oyuna baktığımızda, ön alan baskısı yapmaya çalışan Galatasaray’ın baskısını her defasında kıran ve geçiş oyunlarında başarılı olan çaylak (!) bir Sporting gördük. Savunmanın arkasına yapılan koşularla oldukça rahat pozisyonlar buldular. En önemli ayrıcalıkları ise ceza sahası içindeki gol üretme kaliteleriydi. Ceza sahasına az girdiler, ancak girdikleri pozisyonların neredeyse tamamında başarılı oldular. Zaten gollerinin yüzde doksanını ceza sahası içerisinden atıyorlar.
Sporting’i ikinci bölgede set oyunuyla karşılamak hem ekonomik hem de stratejik açıdan daha yararlı olabilirdi. Böylece set oyunu sayesinde geçiş oyunu önlenebilir, rakip uzun toplara zorlanabilir; kazanılan toplarla da boş alanlar bulunarak rakip savunmanın sırtı dönük oyun direnci kırılabilir ve yüzü dönük oynama zaafından yararlanılabilirdi.
Okan Buruk ilk yarıda oyunu dengede tutmasına rağmen, oyuncu değişikliklerindeki zafiyetlerin devreye girmesiyle ikinci yarıda oyun tamamen Sporting’in lehine gelişti. Aslında maça Leão ve Sané ikilisini kenarlara, Yunus’u da on numara pozisyonuna koyarak başlasaydı belki farklı bir sonuç ortaya çıkabilirdi. Leão, bu tür maçlarda oynama kapasitesi oldukça yüksek bir oyuncu. Ve Portekizli…
Sporting, puan sıralamasında Galatasaray açısından hedef takımdı. Buradan mutlaka puan çıkarması gerekiyordu. Mali açıdan düşünüldüğünde, Galatasaray’ın bu seviyelerde varlığını sürdürmesi ve puan kazanması gerekiyordu.
Roma’ya gelmeden önce, bu yazıyı maç öncesinde yazdığım için biraz da takım ve hoca kıyaslaması yapmak mantıklı olacaktır.
Roma, İtalya’da büyük bir potansiyele sahip olmasına rağmen, bu potansiyelini yeterince başarıya dönüştüremeyen bir takım. Ancak geçen sene Gasperini’yi getirerek farklı bir örgütlenme içerisine girdiler. Gasperini, Atalanta’yı Şampiyonlar Ligi’nde ve Avrupa Ligi’nde var eden, kupa kazandıran bir antrenör. Bu seviyelerde nasıl oynanması gerektiğini gayet iyi biliyor. Kendine has bir oyun felsefesi var ve bu felsefeye uygun oyuncu profilleri bulmayı tercih ediyor.
Prensiplerinin temel dayanağı, oyunun ve takımın inisiyatifinin kendisinde kalmasını sağlamak. Ayrıcalık, onun kabul etmeyeceği bir kırılma noktası. Total oyun ve bütüncül oyun onun için olmazsa olmaz. Rakibe göre ilk on bir belirlediği gibi, oyuncu değişikliklerini de maçın ve oyunun gidişatına göre yapıyor.
Roma, yüksek tempoda oynayan ve bir iki pasla kaleye inme konusunda başarılı olan bir takım. Bu nedenle boşluk bırakmak, rakip tarafından cezalandırılmak anlamına geliyor.
Roma bu sene Malen, Mora, Castro, Koulierakis ve Ghilardi başta olmak üzere transferlere 124,5 milyon avro harcadı ve 106,7 milyon avro açık verdi. Fenerbahçe’nin 70,17 milyon avroluk açığıyla karşılaştırıldığında, Roma bu yapılanmayla yeniden artıya dönebilecek bir potansiyele sahip. Fakat Fenerbahçe’nin ne futbol açısından ne de mali açıdan artıya dönme ihtimali yüksek görünmüyor.
Anlık maç kazanımları istikrarı ve sürdürülebilir başarıyı getirmez. Sadece zaman kazandırır.
Avrupalı takım olmak; oyun prensipleri içerisinde taktiksel bütünlüğe ve kurumsal bir yönetim sistemine sahip olmak anlamına gelir. Ya kulübün kurumsal bir teknik kurgusu vardır; Sporting’de olduğu gibi. Ya da kurumsal yapı içerisinde teknik kurgu antrenöre bırakılır ve bu yapı antrenörü destekler; Roma’da olduğu gibi.
Bunların hiçbiri olmadığında ise siyasetin yaptırımlarına maruz kalınır. İşte o zaman ne kurumsal bir yapıdan ne de sistematik bir kurgudan söz edilebilir. Telefonlar devreye girer ve yaptırımlar kaçınılmaz hâle gelir.
Müslüm Gülhan – NationalTurk
Kaynak: NationalTurk













